15 Eylül 2010 Çarşamba

Tarih yazıldı...

2010 Dünya Basketbol Şampiyonası tarihe “en yıldızsız” turnuva olarak geçerken bizim içinse gümüş madalya aldığımız ve müthiş bir performans sergileyerek kendi tarihimizi yazdığımız bir turnuva oldu. Kadrolar belirlendikten sonra “B takımı” olarak adlandırılan A.B.D. milli takımı yenmedik hiçbir Avrupa takımı bırakmayarak namağlup şampiyon oldu. Sırbistan maçındaki müthiş zaferden sonra otoriteler A.B.D. nin bize karşı bu kez fark atamayacağını hatta maçın ortada olduğunu söyleseler de hem fiziksel hem de mental yorgunluğa karşı koyamadık ve 3.periyodun başında Kevin Durant fişimizi çekti  Bana göre FIBA’nın yarı final den hemen sonraki gün final maçı oynama uygulamasını gözden geçirmesi gerekli zira bir gün önce 21.30 da önemli bir maç oynadıktan sonra ertesi gün yine aynı saatte daha önemli bir maça çıkmak zorunda kalmanın hiçbir mantıklı açıklaması yok. Bizim açımızdan turnuva mükemmeldi bilhassa yaptığımız savunma A.B.D. hariç diğer bütün takımları basketboldan soğuttu adeta. Maç başına yediğimiz 65,9 sayı da bu savunmanın en önemli kanıtı. Geçmiş yıllarda hücum gücü ve atletik özellikleriyle turnuvalara damga vuran A.B.D. bu kez uyguladığı yıldırıcı savunma ile de çok da zorlanmadan şampiyon oldu diyebiliriz. A.B.D. hücumda turnuvanın birincisi olurken savunmada da maç başına yedikleri 68,2 sayı ile ikinci sıradalar ki bunda Duke Üniversitesi’nin efsane koçu Mike Krzyzewski’nin etkisi çok büyük.
Turnuvanın geneline bakacak olursak yıldız yoksunluğundan dolayı sönük geçtiği söylenebilir ancak Sırbistan-İspanya, Brezilya-A.B.D., Arjantin-Brezilya, Türkiye-Yunanistan ve Sırbistan-Türkiye maçları kalite ve heyecan açısından üst düzeydi. Oyuncular genelinde bu şampiyona Sırp Teodosiç’i yıldız adaylığından yıldızlığa terfi ettirdi hatta böyle devam ederse 2-3 yıl içinde yeni bir Bodiroga veya Papaloukas izliyor olacağız. Bir başka yetenekli guard Kalneitis’de Litvanya’da Jasi’den sonra ortaya çıkan guard sıkıntısı şimdilik gidermişe benziyor. Litvanya’da Robertas Javtokası’da unutmamak gerekir, oyununu geliştirmeye devam ediyor. Milli takımımızda turnuvada yıldızı parlayan oyuncular gerektiği zaman gerektiği şeyleri yapan Sinan Güler ve bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi ile Semih Erden oldu. Semih bu sene Boston’da alacağı kısıtları dakikaları iyi değerlendirirse çok daha önemli bir uzun olacak. Sırbistan takımı en yaşlısı 27 yaşında olan ve altyapılardan beri Koç Ivkoviç’in disiplini ile büyüyen yetenekli kadrosuyla turnuvanın en dikkat çeken takımı oldu. Geçen seneki Avrupa şampiyonasında final oynamalarının tesadüf olmadığını tüm dünyaya gösterdiler. 2011 Avrupa Basketbol Şampiyonası için benim favorim Savanoviç’li, Kesely’li, Bjelica’lı, Veliçkoviç’li ve tabi ki Teodosiç’li kadrosuyla kesinlikle Sırbistan.
Özetle; 16 yıl sonra yeniden Dünya Şampiyonu olan B takımı -ki bana göre Dream Team 3-oynadığı hızlı, sert ve agresif basketbolla bu şampiyonluğu sonuna kadar hak etti. Maçları dikkatle izlediğimizde bu takımın NBA oyuncularından rastgele seçim yapılarak değil koç tarafından gayet bilinçli bir şekilde oluşturulmuş olduğunu gördük. Seneye 2011 Avrupa Şampiyonası var, Litvanya, Sırbistan, başarısız olmuş İspanya ve Yunanistan’ın bu turnuvaya daha aç gelecekleri kesin ama bizim de şuan ki kadroyu ve oyun disiplinini bozmadığımız takdirde ilk 4 de yer alacağımıza inanıyorum. Son söz, Tanjeviç ve Turgay Demirel ikilisine…Bu Dünya Şampiyonasında ülkemize ve Türk basketbol’una olan borçlarınızın bir kısmını ödediniz 2011 deki turnuvada da buna yakın bir başarı gösterirseniz borçlarınız tamamen kapanacaktır duyurulur…

5 Eylül 2010 Pazar

GRUP MAÇLARININ ARDINDAN



Dünya Basketbol Şampiyonası’nda grup maçları sona erdi ve A grubu hariç diğer gruplarda birinci olan 3 takım da-ki Milli takım da buna dahil- 5 te 5 yaparak rakiplerine gözdağı verdi. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki gruplardaki Asya ve Afrika temsilcileri karşısında alınan galibiyetler çok fazla ciddiye alınmamalı zira esas turnuva İstanbul’da ilk defa resmi maçlara ev sahipliği yapacak Sinan Erdem Spor Salonu’ndaki 2.tur maçları ile başlayacak. Biz 2.tur eşleşmelerine geçmeden önce, grup maçlarına bir göz atacak olursak;
 Kayseri’de maçlarını oynayan A grubunda çekişme son maça kadar yaşandı ve son maçta 2 sayıyla Arjantin karşısında kritik bir galibiyet alan Sırbistan grubu birinci sırada bitirdi ve B grubu dördüncüsü Hırvatistan ile eşleşti. (Bu yazı yazıldığı sırada Sırbistan bu kez 1 sayıyla kritik bir galibiyet daha alıp Hırvatistan’ı turnuvanın dışına itmiştir.)  Bu grupta sürpriz Sırbistan’ı yenen Almanya’nın enteresan bir şekilde Avustralya’dan 35 sayı fark yemesi ve Angola’ya uzatmalar sonucunda yenilerek turnuvaya beklenenden erken veda etmesiydi. Gerçi gruptan dördüncü olarak çıksa bile 2.turda A.B.D. karşısında olası bir hezimet alacaklarından belki de kendileri için hayırlı olanı yaptılar. Ancak şu anlaşıldı ki Nowitzki bu takımın yarısı falan değil neredeyse tamamıymış, onsuz bir Almanya hiçbir varlık gösteremedi.
Efes cup da Türkiye karşısında izlediğim Arjantin işin açıkçası gözüme çok da korkutucu gelmemişti. Şu an itibariyle Dünya sıralamasında 1.sırada bulunan Tangocular Manu’nun yokluğunu Scola’nın ekstra performansı ile doldurmaya çalışıyorlar. Grupta aldıkları tek mağlubiyet onlar için pek de hayırlı olmadı zira ikinci olarak diğer grubun üçüncüsü Brezilya ile eşleştiler 2.turda. Futbolda 30 yıldır resmi turnuvalarda karşılaşmayan 2 takım bu kez basketbol sahasında kozlarını paylaşacaklar ve Arjantin’in işi hiç de kolay olmayacak ama yine de şahsi görüşüm topu paylaşmayı seven ve asiste dayalı bir basketbol oynayan Arjantin’in zor da olsa turu geçeceği yönünde.
B grubunda konuşulması gereken ilk şey sanırım A.B.D. nin performansı. Önce Hırvatlara 28 sayı ardından Slovenlere 22 sayı fark attıktan sonra herkes Brezilya maçında da böyle farklı bir sonuç beklerken Brezilya’nın yaptığı sert savunma ve topu dolaştırarak, sabırlı fakat hareketli hücumları ile neredeyse A.B.D. ye ilk mağlubiyetini tattıracaktı. Brezilya milli takımında Barbosa ve Splitter öne çıktı ancak Huertas’ın da katkısını unutmamak lazım ki bu kadro da A.Varejao ve Nene gibi iki önemli uzun yok. Asistleri ve oyunu çok iyi yönlendirmesiyle Brezilya, Hırvatları da mağlup ederek grubu üçüncü sırada bitirdi grubu. 2.tur eşleşmesindeki Arjantin maçında Huertas-Prigioni kapışmasını izlemek zevkli olacak.
Grupta sadece iki zayıf rakibi Iran ve Tunus’u yenip dördüncü olan Hırvatistan tecrübesiz koçu Josip Vrankoviç ve bir türlü sert savunma yapamayan kadrosu ile yine her zamanki gibi potansiyel hayal kırıklığı ile bitirecek turnuvayı (bkz.4 eylül Sırbistan maçı). Hırvatistan milli takımı yıllardır favori geldiği turnuvalara hep erken veda etmiştir ve sorunları da sanırım yeterince konsantre olamamaları ve oyunlarını gerektiği zamanlarda bir üst düzeye çıkaramamaları.
A.B.D. milli takımı –ki kendi deyimleriyle “B takımı”- hızlı hücumları, pivotsuz oynamaları, istedikleri zaman oyuna hükmetmeleri ve coach Kryziewski’nin disiplinden taviz vermeyen konsantre oyunu sayesinde grup maçlarını fire vermeden bitirdi. 2. turdaki rakip Angola ve bu maçın sonucunu tahmin etmek çok zor olmasa gerek. Çeyrek finalde de büyük ihtimal Rusya ile karşılaşacak olan A.B.D. Milli takımı benim görüşüme göre yarı finale kadar pek de zorlanmayacak. Yarı finalde onları Litvanya-Arjantin-Brezilya üçlüsünden biri bekliyor işte o zaman A.B.D. nin gerçek potansiyelini görme şansımız olacak. Grup maçları sonunda takımda öne çıkan isimler liderlik vasfıyla Chauncey Billups, zaman zaman 4 numara oynamasına rağmen sayı potansiyeli ile Kevin Durant, hücumlarda sürekli patlama halinde olan ultra hızlı combo guard Russell Westbrook ve kısıtlı süre almasına rağmen çok iyi işler yapan beyaz pivot Kevin Lowe.
Bizimde bulunduğumuz C grubunda rakipler nispeten zayıf gibi görünse de Rusya ve Yunanistan’a karşı alınan galibiyetler finale kadar karşımıza A.B.D. çıkmayacağını da göz önünde bulundurursak oldukça umut verici bir durum gibi gözüküyor. Milli takımın oyun analizi başka bir yazının konusu onun için burada fazla bahsetmeyeceğim ancak Tanjeviç’in rahatsızlığından dolayı çok fazla aksiyon sergileyememesi ve buna istinaden oyuna ve rotasyona çok fazla müdahale etmemesinin takıma olumlu katkıda bulunduğu açık. Yunanistan’da Papaloukas’ın yokluğu fazlasıyla hissedildi. Kritik anlarda sazı eline almada Avrupa’da Bodiroga’dan sonra en etkili isim olan Papaloukas’ın yokluğunda Yunan milli takımında bu iş Spanoulis ve zaman zaman Diamantidis’e düştü ancak ikisi de Papaloukas kadar oyun zekasına ve soğukkanlılığa sahip olmadığı için Yunanistan kritik anlarda sınıfta kaldı. Bir de dikkati çeken diğer şey Yunanistan’ın rakibini basketboldan soğutan yıldırıcı, sert savunmasını yapamamasıydı. Takımın başında Yunan bir koç yerine Litvanya ekolünü benimsemiş Kazlauskas olması ve onun da savunmadan çok hücumu düşünmesi bu durumu açıklıyor sanırım. Rusya’ya karşı yenilmeye çıkıp İspanya ile eşleşmekten kaçan Yunanistan’ın 12 sayılık Y.Zelanda galibiyetiyle belalısı olan İspanya’nın kucağına düşmesini de ilahi adaletle açıklamak gerekir (Bu yazı yazıldığı sırada Yunanistan’ın kaderi çizilmiş ve yine İspanya’ya bu sefer 8 sayı ile mağlup olup erkenden evlerine dönmek zorunda kalmışlardır). Grubu ikinci sırada bitiren Rusya ise Y.Zelanda’yı geçse bile çeyrek finalde A.B.D. karşısında varlık gösteremeyecek ve benim görüşüme göre heyecan vermeyen ağır basketbolları ve eski şaşaalı kadrolarından uzak kadroları ile çeyrek finalde turnuvaya veda edeceklerdir.
D grubu kağıt üzerinde en zorlu grup gibi görünse de Litvanya belki de en sıradan kadrosu ile katıldığı turnuvada grubu 5 te 5 yaparak lider bitirdi. Bu sonuç onların nasıl bir basketbol ekolü ülke olduğunu açıkça gösteriyor. Jasikevicious yok, Siskauskas yok, Macijauskas yok Lavrinoviç kardeşler yok ancak genç bir kadro ve Kleiza önderliğinde gruptaki bütün maçlarını kazanarak 2.turda C grubunun dördüncüsü Çin ile eşleştiler. Büyük ihtimalle Çin’i de rahat geçerek Arjantin-Brezilya galibi ile çeyrek finalde karşılaşacaklar ki o maç izlenmeye değer. Grupta diğer bir favori İspanya son maçlardaki sonuçlara göre ikili averaj ile grubu ikinci sırada bitirdi ve çok sevdiği Yunanistan ile eşleşti. Onlarda alan savunması yapan takımlar karşısında pota altında iyi pas dağıtan bir Gasol’ün yokluğunu zaman zaman hissediyorlar. Calderon’un son anda sakatlanarak kadrodan çıkarılması ve guard ikilisinin şut özürlü Rubio ve Raul Lopez’e kalması ileriki turlarda onlar için dezavantaj olacak gibi. Ancak bu takımın son Dünya ve Avrupa şampiyonu İspanya olduğunu unutmamak gerekir ki İspanya turnuvalarda hep sonradan açılmış finalde de en iyi oyununu oynayarak turnuvaları kazanmış bir takımdır.(bkz.İspanya-Yunanistan 2.tur maçı)
Fransa turnuvadaki enteresan bir rakip olmakla beraber Y.Zelanda’yı bekleyen Milli takımımızla eşleşerek hayatlarının hatasını yaptıklarını düşünüyorlar. Onlar diş geçirebilecekleri bir Rusya beklerken son maçta hakacılara 12 sayı fark ile yenilince bir anda grubu dördüncü bitirerek rakibimiz oldular. Parker’sız bir kadro ile ülkemize gelen Fransa Batum, Gelabele, Diaw ve Pietrus gibi oldukça atletik ve hızlı oynayan oyuncularla daha çok hücumu düşünen ve rakip savunma yerleşmeden  hücum yapmayı seven bir takım. Dış şutlarda etkisiz oldukları gibi millilerimizin yaptığı gibi sert bir alan savunmasına karşı ne yapacakları da şu an için meçhul. Ömer Aşık, Semih Erden ve 4 numara da oynadığı sürece Ersan ile Ali Traore ve Mahinmi’den oluşan Fransa pota altını karartacağımızı söylemek kahinlik olmasa gerek. Bu veriler ışığında Türkiye’nin Fransa’ya karşı favori olduğu gözükse de Fransa’nın grupta İspanya’yı tokatladığını da unutmamak lazımJ

26 Ağustos 2010 Perşembe

Alex Sorunsalı

Eski adıyla Turkcell yeni adıyla spor toto süper lig de sakatlık ve cezalı durumlar haricinde 912 gün sonra bir maça ilk 11 de başlamayan Alex’i yedek kulübesinde görmeye alışmadığımızdan olsa gerek medyada küçük çaplı bir fırtına koptu.

Eğer bir suçlu var ise Alex’i yedek bırakan Aykut Kocaman’da mı suçu aramak lazım yoksa 2004 senesinden beri sistemini ve bütün oyun düzenini Alex’e göre kurarak koskoca bir takımı bir oyucuya bağımlı hale getiren bundan önceki teknik direktörlerde mi? Esas sorulması gereken soru budur. Alex’in kişisel karakterini, profesyonelliğini ve 6 yıl boyunca takımına kazandırdıklarını inkar etmek nasıl büyük bir ayıpsa her koşulda ilk 11 de sahaya sürerek sihirbazlık yapmasını beklemek ve yapamayınca da medya tarafından gereksizce eleştirilmesine neden olmak da bir o kadar ayıptır bana göre. Sezon başında girişimlere başlayan yönetimin ancak aynı sezon ortasında transferini gerçekleştirebildiği Brezilyalı bir oyuncu nereden bakarsanız bakın büyük bir oyuncudur. Bu sezondan önce 2 farklı dönem Daum dahil olmak üzere hep yabancı teknik direktörler ile çalışmış olan Alex takıma yerli bir hocanın gelmesiyle 6 yıl sonra ilk kez yedek kalabileceğini görmüş oldu. İşin doğrusu da budur zaten. Aykut Kocaman’ın Ankaraspor’un başında oynattığı hücumu düşünen ve göze hoş gelen futbolu izlediğimde Alex ile sıkıntı yaşayacağı anlaşılıyordu. Geçen seneki sportif direktörlük görevinde dile getirmese dahi içten içe Daum’un oynattığı 1 atayım sonra geriye çekilip yatayım futbolunu beğenmediğini belli ediyordu. Şimdi tüm yetkiler onda ve ilk açıklamaları da hep güzel futbol, hücümu düşünen bir takım, kısa paslar ile organize ve basit bir futbol üzerine oldu. İşte Alex li sistemde –ki 4-4-1-1 olarak bahsedilebilir- tek forvet ile hücumu düşünen bir futbol mantıksız olacağından Aykut hoca direkt kafasındaki sistemi 4-3-3 olarak belirledi ve ona uygun transferler yapmaya çalıştı. Burada ileri üçlüdeki oyunculardan 2 si kanat ağırlıklı hızlı hücum oyuncuları, diğer oyuncu ise klasik tip santrafor özelliğindeki oyuncudur. Stoch, Dia ve Niang’nın alınma sebebi de budur ancak orta sahadaki üçlüde Alex’e yer verilebilir mi orası tartışılır. Eğer hem ofansif hem de defansif özelliği olan, koşan üç adet orta saha ile mücadele edilecekse elbette Alex yedek kalacaktır çünkü Alex’den yeni bir futbolcu yaratamayacağımızdan özelliklerinden maksimum oranda yararlanmak gerekir yani klişe bir deyişle sisteme göre oyuncu değil, oyuncuya göre sistem gereklidir.

2 farklı argümanı da savunanlar olduğu gibi- misal riijkaard’ın barış-ayhan-sarp üçlüsü ile ısrarla 4-3-3 denemesi gibi- benim tercihim oyuncuya göre sistemi elastikleştirmektir. Yani ben illa şu sistemi oynatacağım dan ziyade teknik direktör olarak ben hucüm ağırlıklı oynayacağım yada savunma ağırlıklı garantici futbol oynatacağım mantalitesiyle takımını yönlendirmelidir bana göre. Yeri geldi mi üst düzey bir Avrupa maçında Eto’o yu sol bek oynatmak, yeri geldiğinde Zico’nun yaptığı gibi Deivid’i forvet arkası veya serbest oynatarak en iyi sezonunu yaşatmaktır bahsettiğim.

Bu nedenle dir ki Alex gibi kaliteli bir oyuncu ve iyi bir futbol profesyonelinden direkt vazgeçilmemeli, futbolun sistemlerden öte basit bir oyun olduğunu düşünerek oyuncudan maksimum verim alınabilecek şekilde oyun düzeni geliştirilmelidir. Alex’ten yola çıkarsak tamamen benim düşüncem olmakla birlikte forvet arkası (ne demekse ya orta saha olur ya forvet) kullanıp forveti tek kişiye düşürmektense oyuncunun golcü özelliği ve bitirici paslarını göz önünde bulundurarak Niang ile beraber çift forvet oynatmanın daha mantıklı olacağı kanısındayım. Böylece 2 kanat ve 2 direkt orta saha oyuncusu ile basit anlamda klasik bir 4-4-2 bu takımı daha ileriye götürecektir.

Özet olarak, Aykut Kocaman ligin 5 veya 6. haftasında kafasındaki sistemi ve oyun düzenine karar vermiş olacak ve bunun Alex li mi Alex siz mi olacağını hep birlikte göreceğiz. Hani bir laf vardır “senle olmuyor sensiz de olmuyor” diye sanırım tam Alex de Souza için geçerli bir söz…(“dahi” anlamındaki “de” ayrı yazılır : )